- Yazar: Hasret AKSOY
- Kategori: Sağlık, Toplum
- Bu yazı Okuryazar’a 1 saat önce eklendi ve şu anda 0 Yorum bulunmaktadır.
- Gösterim: 4
Yemek için yaşamak mı? Yaşamak için yemek mi?
Yemek İçin Yaşamak mı, Yaşamak İçin Yemek mi?
Yaklaşık dört ay önce bir hastane koridorunda hayatımın belki de en önemli dönüm noktalarından birini yaşadım. Kalp damar cerrahına muayene olmaya gitmiştim. Yapılan değerlendirmelerin ardından ameliyat olmam gerekebileceği söylendi. O an insan, sağlığın ne büyük bir nimet olduğunu ve çoğu zaman onu kaybetmeye yaklaşmadan kıymetini anlayamadığını fark ediyor. Hastaneden çıktığımda kendi kendime şu soruyu sordum: "Gerçekten böyle yaşamaya devam mı edeceğim?" Çünkü o günlerde fazla kilolu, obez sınıfına yaklaşmış, şeker başlangıcı bulunan ve günlük hayatımı etkileyen ağrılar yaşayan bir insandım.
Tam bu süreçte spor hocam bana, "Üç ay boyunca söylediklerime uyarsan sağlığına kavuşacağına inanıyorum." dedi. Bu cümle benim için sadece bir beslenme programının başlangıcı değildi; yeni bir hayatın başlangıcıydı. Fakat ben bu yolculuğun yalnızca bedenimi değiştirmesini istemedim. İçimden, "Madem böyle bir mücadeleye giriyorum, neden bunu Allah rızası için yapıp ibadetle taçlandırmayayım?" diye geçirdim. İşte her şey o anda değişmeye başladı.
Spor yaparken aynı zamanda daha fazla oruç tutmaya başladım. Tasavvuf derslerine devam ettim. Günlerimi tasavvuf eserleri okuyarak, tefekkür ederek ve ibadetlerime daha fazla vakit ayırarak geçirdim. Midemi hafifletirken aslında kalbimi de hafifletmeye başladığımı fark ettim. Resûlullah'ın (s.a.v.) "Kalplerinizi çok yemek ve çok içmekle öldürmeyiniz." hadis-i şerifini okudukça bunun sadece sağlıkla ilgili bir tavsiye olmadığını, doğrudan kalbimize ve ruhumuza yapılan bir uyarı olduğunu daha iyi anladım. Çünkü gerçekten de çok yedikçe ağırlaşan sadece beden değilmiş; zihnimiz, kalbimiz ve ibadet şevkimiz de ağırlaşıyormuş.
Yaklaşık üç dört ay boyunca kalabalık sofralara oturmadım. Davetlere katılmadım. Tek öğün beslendim, bol su içtim ve düzenli spor yaptım. Fakat bu süreçte asıl zorlayan açlık değildi; insanların sözleriydi. "Böyle hayat mı olur?", "Seninle artık görüşülmez.", "Biz buluşunca ne yiyeceğiz?", "Şimdi veriyorsun ama bırakınca fazlasıyla geri alırsın." gibi cümleleri en yakın çevremden bile defalarca duydum. Oysa ben kimseyi yargılamıyor, sadece kendimi değiştirmeye çalışıyordum. İnsan bazen farkında olmadan toplumun alışkanlıklarına ne kadar teslim olduğunu böyle zamanlarda görüyor. Çünkü bizim kültürümüzde bir araya gelmenin ilk şartı neredeyse yemek olmuş durumda. Buluşmaların konusu da çoğu zaman "Ne pişireceğiz?", "Nerede yiyelim?", "Tatlı ne olacak?" sorularından öteye geçemiyor.
Elbette yemek nimettir. Sofra berekettir. Misafir ağırlamak dinimizin ve kültürümüzün güzel geleneklerindendir. Hiç kimse buna karşı çıkamaz. Ancak nimet, hayatın merkezine yerleştiğinde; yemek yaşamak için gerekli bir ihtiyaç olmaktan çıkıp yaşamanın amacı hâline geldiğinde işte orada durup düşünmemiz gerekiyor. Bugün ülkemizde fazla kilo ve obezite oranlarının her geçen gün arttığını görüyoruz. Kalp hastalıkları, diyabet, hipertansiyon ve daha nice kronik rahatsızlık artık çok daha genç yaşlarda karşımıza çıkıyor. Sofralarımız ise çoğu zaman sebzeden, dengeli beslenmeden ve ölçüden uzak; hamur işleri, şekerli tatlılar ve rafine karbonhidratlarla dolup taşıyor. Midelerimizi dolduruyoruz ama bedenimizi yoruyor, ruhumuzu ağırlaştırıyoruz.
Oysa Resûlullah (s.a.v.) asırlar önce bunun ölçüsünü bize öğretmişti: "Âdemoğlu midesinden daha kötü bir kap doldurmamıştır. Belini doğrultacak birkaç lokma yeter. Eğer mutlaka yiyecekse midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini suya, üçte birini de nefesine ayırsın." Ne kadar sade, ne kadar dengeli ve ne kadar hikmetli bir ölçü... Yine başka bir hadisinde "Kim doyar ve yatarsa kalbi katılaşır." buyuruyor. Tasavvuf büyüklerinin de sıkça üzerinde durduğu gibi açlık sadece mideyi terbiye etmez; nefsi de terbiye eder. İnsana sabrı öğretir, kanaati öğretir, nimetin kıymetini öğretir. İnsan aç kaldığında sadece bedenini değil, ruhunu da dinlemeye başlıyor.
Ben bu süreçte tam da bunu yaşadım. İlk zamanlar bunun bir diyet olduğunu düşünüyordum. Sonra bunun aslında bir arınma olduğunu fark ettim. Sadece kilom değişmedi; bakış açım değişti. Daha berrak düşünmeye başladım. Daha huzurlu oldum. İbadetlerimde daha fazla huşû hissettim. Eskiden sıradan gelen birçok nimetin değerini yeniden fark ettim. En önemlisi de yaptığım her işi Allah rızası için yapmaya niyet ettiğimde sporun da, aç kalmanın da, sabretmenin de bir ibadete dönüşebileceğini gördüm. Bu benim için tam anlamıyla bir beden ve ruh detoksu oldu.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, daha fazla yemek tarifi değil; daha fazla tefekkürdür. Daha büyük sofralar değil; daha büyük gönüllerdir. Daha çok tüketmek değil; daha çok şükretmektir. Çünkü insan sadece midesiyle yaşamaz. Kalbin de bir gıdası vardır. O gıda bazen bir secdedir, bazen bir oruçtur, bazen de Allah rızası için vazgeçebilmektir.
Bugün geriye dönüp baktığımda ameliyat ihtimaliyle başlayan o süreç için Rabbime hamd ediyorum. Çünkü belki de hastalık sandığım şey benim uyanışımmış. Eğer o gün o korkuyu yaşamamış olsaydım, ne bedenimi bu kadar tanıyacaktım ne de nefsimle bu kadar yüzleşecektim. Anladım ki insanın en büyük mücadelesi tabağıyla değil, nefsiyledir. Tabağı küçültmek kolaydır; arzuları küçültmek zordur. Ama insan bu mücadeleyi Allah için verdiğinde hem bedeni hafifliyor hem kalbi diriliyor. Belki de kendimize yeniden şu soruyu sormanın vakti gelmiştir: Biz gerçekten yaşamak için mi yiyoruz, yoksa yemek için mi yaşıyoruz?
Beğen, Paylaş ve Yorum Yap
Diğer sosyal mecralarda da paylaşmayı sakın unutma :)
...
Bu Yazının Yorumları
Son Eklenenler
Son Yorumlar
Murat karaduman- 1 ay önce
Teşekkürler düşünce sisteminiz farklı bakış açıları... İyi İnsanlar Neden Acı Çeker?
Derya Varcin- 1 ay önce
Emeğinize sağlık mükemmel bir deneme yazısı olmuş.D... Sınıfın Sessizliği
HissizKız- 1 ay önce
Kalemine sağlık. bayıldım! İyi İnsanlar Neden Acı Çeker?