Okuryazar / Yazılar / Bölüm 2: Gitmek İstemediğin Yollar da Bir Yere Çıkar yazısını görüntülemektesiniz.

Bu bölümde yer alan yazılar Okuryazar üyelerinin; profillerinde, çeşitli kategorilerde yazdıkları bireysel yazıları, deneme, şiir, öykü, makale, bilimsel araştırma vb. tarzda yazdıkları yazılar ile oluşturulmaktadır.

  • Yazar: Murat karaduman
  • Kategori: Kitap
  • Bu yazı Okuryazar’a 1 saat önce eklendi ve şu anda 0 Yorum bulunmaktadır.
  • Gösterim: 2
0 kişi bu yazıyı beğendi
Beğen
Bölüm 2: Gitmek İstemediğin Yollar da Bir Yere Çıkar

Bölüm 2: Gitmek İstemediğin Yollar da Bir Yere Çıkar

Bazı insanları ilk gördüğünüzde yüzlerini hatırlarsınız. Bazılarının sesini. Bazılarının yürüyüşünü, ellerini kullanışını, gülerken başını nasıl geriye attığını. Bazılarıysa daha siz onları tanımadan zihninizde bir yer açar. Adlarını bilmezsiniz. Nereden geldiklerini bilmezsiniz. Hayatlarında kimi sevdiklerini, kimden kaçtıklarını, hangi gecelerde uyuyamadıklarını bilmezsiniz. Ama yine de bakarsınız. Çünkü onlarda, henüz adını koyamadığınız bir şey vardır. Nur’u ilk gördüğümde yüzünü bile görmemiştim. Önce sesini duydum. Otobüsün kalkmasına kırk dakikaya yakın vardı. Otogarın karşı tarafındaki sokakta yürüyordum. Elimde artık soğumuş bir kahve vardı. Kahvenin hayatımdaki asıl görevinin içilmekten çok insanın beklerken eline bir meşguliyet vermek olduğuna uzun zaman önce karar vermiştim. Şehir, akşamüstünün o tuhaf telaşı içindeydi. İnsanlar bir yerlere yetişiyordu. Nereye gittiklerini bilenler hızlı, bilmeyenler daha hızlı yürüyordu. Bir adam telefonun karşısındaki kişiye hayatının bütün yanlışlarını bağırarak anlatıyordu. Bir çocuk annesinin elinden kurtulmak için küçük bir bağımsızlık savaşı veriyordu. İki genç kaldırımın ortasında birbirlerine video gösteriyordu. Bir simitçinin önünde bekleyen sarı bir sokak köpeği, insanlığın bütün telaşını çözmüş gibi gözlerini yarım kapatmıştı. Sonra bütün bu seslerin arasından bir kadın sesi geçti. İlk anda nereden geldiğini anlayamadım. Çünkü yüksek değildi. Bağırmıyordu. Kendini duyurmak için kalabalıkla kavga etmiyordu. Sadece vardı. Ve garip biçimde, diğer bütün sesleri geriye itti. Bir nota uzadı. Ardından başka biri geldi. Yavaşladım. Sokağın biraz ilerisinde, kapalı bir dükkânın metal kepenginin önünde genç bir kadın şarkı söylüyordu. Önünde küçük bir mikrofon vardı. Yanında biraz yıpranmış taşınabilir bir hoparlör. Ayaklarının dibinde açık bırakılmış koyu renk bir çanta. Ama görüntüsünde sokaktan para toplamaya çalışan birinin hali yoktu. Daha çok sahnesini yanlış yerde kurmuş bir tiyatro oyuncusuna benziyordu. Sanki birazdan kepenk açılacak, arkasından kırmızı perdeler çıkacak ve bütün kaldırım bir sahneye dönüşecekti. Sonradan adının Nur olduğunu öğrenecektim. O anda sadece izledim. Güzeldi. Hem de insanın bunu düşünmemek için özellikle çaba göstermesi gereken türden bir güzellikti. Fakat beni asıl durduran güzelliği değildi. Bir uyumsuzluk vardı onda. Yüzündeki ışıkla gözleri aynı hikâyeyi anlatmıyordu. Saçları omuzlarına gelişigüzel düşüyordu. Birkaç tutam, rüzgâr yüzünden sürekli yüzüne geliyor, o da şarkıyı bozmadan parmaklarının tersiyle onları kulağının arkasına itiyordu. Bu hareketi birkaç kez yaptı. Garip bir biçimde her seferinde baktım. Üzerinde sade ama özenli kıyafetler vardı. Gösterişli hiçbir şeyi yoktu ama kalabalığın içinde yine de seçiliyordu. Bazı insanlar pahalı şeyler giyerek dikkat çeker. Bazılarınınsa duruşu pahalıdır. Nur öyleydi. Omuzları dikti. Başı hafif yukarıdaydı. Ne kendisini insanlara sunuyor ne de onlardan saklıyordu. Kendine ait görünüyordu. Sonradan bunun yalnızca yarısının doğru olduğunu anlayacaktım. Çünkü insan bazen kendisine aitmiş gibi görünmeyi, hiç kimseye ait olamadığında öğrenir. Şarkı neşeliydi. Sesi de. Ama gözlerinde ince bir hüzün vardı. Öyle kolay görülen bir hüzün değildi. Ağlamaya yakın değildi. Kırgın da görünmüyordu. Daha derindeydi. Sanki yıllar önce bir yere bırakılmış ve üzeri dikkatlice neşeyle örtülmüş bir şeydi. Çevresindeki insanlar onun sesini dinliyordu. Ben gözlerine baktım. Bir insanın yüzünde iki ayrı hayat aynı anda yaşayabilir mi? Yaşıyordu. Birinde genç, neşeli, güzel bir kadın sokakta şarkı söylüyordu. Diğerinde ise çok daha uzun süredir yaşayan biri sessizce etrafı seyrediyordu. Yaşından büyük gözleri vardı. Bunu yaşlı görünmek anlamında söylemiyorum. Bazı gözler erken öğrenir. Onunki öyleydi. Şarkının son notasını uzattı. Ses bir süre havada kaldı. Sonra sustu. Bir çocuk herkesten önce alkışladı. Nur başını ona çevirdi. Yüzü bir anda değişti. Az önce şarkının içindeki kadın gitmiş, yerine neredeyse çocuk kadar çocuk başka biri gelmişti. Eğilip küçük bir selam verdi. “Sen alkışladıysan tamamdır,” dedi. “Diğerleri formalite.” Çocuk güldü. Annesi de. Bir adam cebinden para çıkarıp açık çantaya doğru yürüdü. Nur eliyle durdurdu. “Oraya değil.” Adam şaşırdı. “Nasıl?” Nur kaldırımın kenarındaki sarı köpeği gösterdi. Hoparlörün arkasında küçük bir karton kutu duruyordu. Üzerinde keçeli kalemle: SANATÇI TOK. KÖPEK AÇ OLABİLİR. yazıyordu. Adam kahkaha attı. Parayı kutuya bıraktı. Nur köpeğe baktı. “Bak, yine benim üstümden para kazandın.” Köpek başını bile kaldırmadı. “Bir teşekkür falan?” Köpek gözlerini kapattı. Nur başını salladı. “Nankör sanat camiası.” İstemsizce güldüm. Ve beni duydu. Başını çevirdi. Gözleri kalabalığın içinden doğrudan beni buldu. Bir an yakalanmış gibi hissettim. Garipti. Ben insanları izlemeye alışkındım. İnsanların beni izlediğimi fark etmesine değil. Bakışlarımız birkaç saniye kaldı. Sonra Nur mikrofonu çenesine yaklaştırdı. “Beyefendi.” Etrafıma baktım. “Ben mi?” “Hayır, arkanızdaki görünmez adam.” Arkama baktım. Gülümsedi. “Evet, siz.” “Buyurun.” “Kahveyi kaç saattir tutuyorsunuz?” Bardağa baktım. Gerçekten bitmişti. “Bir süredir.” “İçmiyorsunuz.” “Bitti.” “Niye hâlâ elinizde?” “Alışkanlık.” “Hayır.” Kaşımı kaldırdım. “Hayır mı?” “Gözlem yapıyorsunuz.” Bir an sustum. “Belli mi oluyor?” “Bana oluyor.” “Meslek hastalığı mı?” “Ben oyuncuyum.” “Tiyatro?” Başını eğdi. “Bazen.” “Bazen?” “Bazen oyuncuyum. Bazen yazıyorum. Bazen şarkı söylüyorum. Bazen de ne yaptığımı bilmeden çok profesyonel görünmeye çalışıyorum.” “Başarılı mısın?” “Profesyonel görünme konusunda mı?” “Ne yaptığını bilmeme konusunda.” Kahkaha attı. Sesi konuşurken bile melodikti. İnsanın bazı sesleri dinlemek için konuya ihtiyacı olmaz. Onunki öyleydi. “Fena değil,” dedi. “Uzun süredir pratik yapıyorum.” Sonra mikrofonu kapattı. “Peki siz?” “Ben?” “Meslek.” “Şimdilik müşteri.” Kaşlarını kaldırdı. “Müşteri diye meslek mi var?” “Bazıları ömür boyu yapıyor.” Bana birkaç saniye baktı. Bu kez bakışı daha dikkatliydi. Sanki az önce benim yaptığımı yapıyordu. Beni okuyordu. “Tehlikeli birisiniz.” “Neden?” “Çok bakıyorsunuz.” “Sen de bakıyorsun.” “Ben sonra insanları çalıyorum.” “Nasıl?” “Sahneye koyuyorum.” “İzin alıyor musun?” “Hayır.” “Daha tehlikeli olan sensin.” Gülümsedi. “Olabilir.” Bir an sustuk. Sonra istemsizce söyledim. “Sesin gerçekten çok güzel.” O ana kadar söylediklerimin hepsine hemen cevap vermişti. Buna vermedi. Yüzündeki küçük savunma mekanizması bir anlığına kayboldu. Gözlerini kaçırdı. Bu küçücük hareket ilgimi çekti. Güzelliğine iltifat edilmeye alışmış bir kadının rahatlığı vardı üzerinde. Ama sesi başka bir yere aitti. Orası daha kişiseldi. Daha korunmasız. “Teşekkür ederim,” dedi. Sesi biraz alçalmıştı. Sonra hemen toparlandı. “Yüzümden önce sesimi söylediğin için üç puan kazandın.” “Kaç üzerinden?” “Henüz sistem kurulmadı.” “Üç iyi mi?” “Hayattasın.” “Bu kadar mı?” “Yeni tanıştık. Fazlası enflasyon yaratır.” Güldüm. O da güldü. Sonra toparlanmaya başladı. Mikrofonun kablosunu sarışını izledim. Orada bir şey daha fark ettim. Nur hızlı hareket ediyordu ama dağınık değildi. Her şeyi kendisi yapmaya alışmış insanların hareketleri vardı onda. Hoparlörü kaldırdı. Çantanın fermuarını ayağıyla sabitlerken kapattı. Mikrofonu ayrı bir bölmeye yerleştirdi. Paraları köpek için ayırdığı kutudan çıkarıp yakındaki dükkân sahibine verdi. “Akşam mama alın buna.” “Tamam kızım.” “Fotoğraf istiyorum.” Adam güldü. “Tamam.” “Fiş de olabilir. Sana güveniyorum ama köpeğe güvenmiyorum.” Sonra köpeğin yanına çömeldi. Bir an önceki zarif kadın tamamen kayboldu. İki eliyle köpeğin yüzünü tuttu. “Sen de biraz karakterli ol.” Köpek yüzünü yaladı. Nur kahkaha attı. Gerçek bir kahkahaydı. Bütün yüzüne yayıldı. İşte o anda güzelliğini yeniden fark ettim. Ama bu kez başka türlü. Bazı yüzler hareketsizken güzeldir. Bazıları yaşarken. Nur’un yüzü yaşarken güzeldi. Gülerken. Konuşurken. Kaşlarını kaldırırken. Bir hayvanı severken. Birine laf yetiştirirken. Sanki yüzündeki her şey ancak hareket edince tamamlanıyordu. Ayağa kalktı. Çantasını omzuna geçirdi. Otogara doğru yürümeye başladı. Ben de aynı yöne yürüyordum. Bunu fark etti. Yan gözle bana baktı. “Takip etmiyorsunuz değil mi?” “Otogara gidiyorum.” “Ben de.” “Demek ki takip eden sensin.” Bir an düşündü. “Güzel hamle.” “Puan?” “İki buçuk.” “Niye düştü?” “Çünkü otogara gidiyorsun.” “Bu suç mu?” “Şüpheli.” ─── Otobüse bindiğimde onu tekrar gördüm. Bu defa tesadüfe biraz daha az inandım. Nur orta sıralarda, cam kenarında oturuyordu. Başını cama yaslamıştı. Sokakta gördüğüm halinden farklıydı. Sessizdi. Sadece birkaç saniyeliğine. Sonra yanındaki yaşlı kadın üst rafa poşetini koymaya çalıştı. Nur hemen ayağa kalktı. “Verin, ben koyayım.” “Kızım ağır.” “Ben kaldırırım.” “Belini incitme.” Nur poşeti aldı. “Benim hayatım bundan daha ağır teyze.” Kadın bir an durdu. Nur da durdu. Sanki ağzından farkında olmadan fazla gerçek bir cümle çıkmıştı. Sonra hemen gülümsedi. “Gerçi bunda salça varsa fikrimi değiştirebilirim.” Kadın kahkaha attı. Nur da. Cümle kayboldu. Ama ben duymuştum. İnsan bazı şakaların altında saklanan şeyi fark ettiğinde artık sadece şakayı duyamaz. Kendi yerime oturdum. Birkaç sıra arkasındaydım. Otobüs hareket etmeden önce Nur iki kişiyle tanışmış, bir çocuğun elindeki oyuncağın adını öğrenmiş ve muavinle tartışmaya başlamıştı. “Çay yok mu?” “Yolda servis olacak.” “Çay?” “Kahve var.” “Bu ülke nereye gidiyor?” Muavin güldü. “Molada çay var.” “Tamam. Devlete güvenim geri geldi.” Önündeki çocuk koltuğun arasından ona bakıyordu. Nur gözlerini kocaman açtı. Çocuk da açtı. Nur dilini çıkardı. Çocuk kahkaha attı. Annesi döndü. “Rahatsız etme ablayı.” Nur hemen itiraz etti. “Hayır, anlaşmamız var. Şu anda beni o eğlendiriyor.” “Adın ne?” diye sordu çocuğa. “Arda.” “Ben Nur.” “Nur ne demek?” Bir saniye düşündü. “Işık.” Çocuk pencereye baktı. “Sen ışık mısın?” Nur güldü. “Bazen.” O kelimeyi söylerken yüzünü gördüm. Bazen. İnsan kendi adının anlamını bile bazen taşıyabilir miydi? Otobüs hareket etti. Şehir ağır ağır geride kaldı. Ve Nur, birkaç dakika içinde otobüsün havasını değiştirdi. Bunu özellikle yapıyor gibi görünmüyordu. Sadece vardı. Fakat bulunduğu yerde bir hareket oluşuyordu. Muavin ona laf atıyordu. Yanındaki teyze çocuklarından bahsediyordu. Ön sıradaki genç kız kulaklığını çıkarıp Nur’a hangi şarkıyı dinlediğini anlatıyordu. Bir adam camın perdesini kapatmak için uğraşırken Nur yerinden: “Biraz daha sert çekin, yıllardır sevgi görmemiş o.” dedi. Adam kahkaha attı. Perde kapandı. “Gördünüz mü?” Nur başını salladı. “Bazen eşyalara sınır koymak gerekiyor.” İnsanlar güldü. Ben onu izledim. Bir şey giderek daha açık hale geliyordu. Nur insanların kendisini sevmesini sağlamaya çalışmıyordu. İnsanları rahatlatmaya çalışıyordu. Arada önemli bir fark vardı. Kimse sessizlikten rahatsız olmasın diye konuşuyordu sanki. Kimse yabancı hissetmesin diye yabancılarla tanışıyordu. Çocuk sıkılmasın diye çocuk oluyordu. Yaşlı kadın rahat etsin diye torun oluyordu. Muavin yorulmasın diye arkadaş oluyordu. Şarkı isteyen genç kıza sanatçı oluyordu. Her insanın karşısında başka bir tarafını çıkarabiliyordu. Oyunculuk yalnızca sahnedeki işi değildi belki. Hayatta kalma biçimiydi. Bunu fark edince onu daha farklı izlemeye başladım. Ne zaman biri ona bir şey anlatsa bütün bedeniyle dinliyordu. Telefonuna bakmıyordu. Göz temasını bozmuyordu. Karşısındaki insanın cümlesi bittiğinde hemen kendi hikâyesine geçmiyordu. Ama biri ona kendisiyle ilgili bir soru sorduğunda cevabı hızla şakaya çeviriyordu. Başkalarının hayatına rahatça giriyor, kendi kapısının önüne geldiğinde anahtarı kaybediyordu. Ya da kaybetmiş gibi yapıyordu. Bilmiyordum. Henüz. Otobüs ilerledi. Akşam koyulaştı. Şehrin ışıkları geride kaldı. Cam artık dışarıyı göstermekten çok içeridekileri yansıtmaya başlamıştı. Nur’un yüzü camda iki kez görünüyordu. Bir gerçek yüzü. Bir yansıması. Garip biçimde birbirlerine benzemiyorlardı. Sonra telefonu çaldı. Ekrana baktığı an değişti. O kadar küçücük bir değişimdi ki kimse fark etmemiş olabilir. Ama ben ettim. Kaşlarının arasındaki kas çok hafif gerildi. Dudaklarındaki gülümseme yarım saniyeliğine kayboldu. Omuzları biraz düştü. Sonra derin bir nefes aldı. Ve gülümseme geri geldi. Hazırdı. Oyuncu sahneye çıkmıştı. “Efendim?” Karşı tarafta bir kadın sesi vardı. Annesi olduğunu birkaç saniye sonra anladım. “Yoldayım.” Sessizlik. “Evet, bindim.” Bir süre dinledi. “Anne, geliyorum zaten.” Sesi hâlâ sakindi. Ama az önce otobüsü neşeyle dolduran ton gitmişti. Yerine kontrollü bir ses gelmişti. İnsanın tartışmak istemediğinde kullandığı değil. Tartışmanın sonucunu çok önceden bildiğinde kullandığı ses. “Hayır.” Sessizlik. “Ben öyle demedim.” Biraz daha dinledi. Nur başını cama çevirdi. Parmakları telefonun kenarında gezinmeye başladı. Başparmağının tırnağını diğer parmağıyla bastırıyordu. İlk kez ellerinin huzursuz olduğunu gördüm. “Anne, lütfen.” Bu kelimede bir şey vardı. Bir yetişkin kadının sesi değildi artık. Çok kısa bir an için yaşı düştü. On yaş. Belki on iki. Belki daha küçük. Sonra hemen geri geldi. “Tamam.” Sessizlik. “Tamam dedim.” Bu ikinci tamam başka bir kelimeydi. İlk tamam konuşmayı bitirmek istiyordu. İkincisi yıllardır aynı kapının önünde duran bir çocuktu. İtiraz etmeyi bırakmış ama ikna olmamış. “Geliyorum zaten.” Telefon kapandı. Nur birkaç saniye boyunca ekranın kararmasını izledi. Az önce otobüsün içinde dolaşan enerji sanki geri çekilmişti. Bir ışığın düğmesi kapatılmış gibi değildi. Daha çok lambanın içindeki elektrik yavaş yavaş tükenmişti. Çocuk koltuğun arasından tekrar ona baktı. “Nur abla.” Nur hemen döndü. Gülümsedi. “Efendim komutan?” Çocuk bir şey söyledi. Duymadım. Nur cevap verdi. Çocuk güldü. Ama bu kez Nur çocuk önüne döner dönmez gülümsemeyi bıraktı. İşte o an onu ilk kez gerçekten gördüm. Sokakta şarkı söyleyen kadını değil. Tiyatro oyuncusunu değil. Güzelliğiyle insanların bakışlarını üzerinde toplayan genç kadını değil. Köpekle konuşan kızı değil. Otobüsü güldüren kişiyi değil. Başka birini gördüm. Çok erken büyümüş birini. Çocukluğu tamamlanmadan yetişkinlik verilmiş insanlarda belirli bir yorgunluk vardır. Bunu yüzlerinden anlamazsınız. Davranışlarından anlarsınız. Yardım istemeden yük kaldırmalarından. Bir sorun çıktığında önce etraflarına değil, kendilerine bakmalarından. Birileri “Ben hallederim” dediğinde şaşırmalarından. Kötü bir şey olduğunda “Neden ben?” yerine “Şimdi ne yapmam gerekiyor?” demelerinden. Nur’da o vardı. Sanki hayat uzun zaman önce ona: Kimse gelmeyecek. demişti. O da: Tamam, ben yaparım. diye cevap vermişti. Ve yıllar içinde o cevap karakterine dönüşmüştü. Belki yanlışlar da bu yüzden gelmişti. İnsan her şeyi yalnız yapmaya alışınca bazen doğru yolu da yalnız seçmeye çalışır. Yanlış insanlara inanır. Yanlış kapılardan girer. Birilerinin yanında kalması gereken yerde gider. Gitmesi gereken yerde kalır. Sonra yaptığı yanlışları bile tek başına taşır. Nur’un geçmişini bilmiyordum. Ama gözlerinde sonuçlarını görüyordum. Birilerinden özür beklemekten vazgeçmiş insanların bakışı vardı onda. Ve yine de... Bütün bunlara rağmen hayatı sevmekten tamamen vazgeçmemişti. Bence en tuhaf tarafı buydu. Kırılmıştı belki. Ama katılaşmamıştı. Hayvan görünce hâlâ eğiliyordu. Çocuk görünce hâlâ çocuk olabiliyordu. Şarkı söyleyebiliyordu. Bir yabancıyı güldürmek için enerji harcıyordu. İçinde hâlâ hayat vardı. Sadece hayatın üstüne biraz fazla yük konmuştu. Camdan dışarı bakıyordu. Bir süre bekledim. Sonra yerimden kalktım. Yanındaki yaşlı kadın uyumuştu. Koridorun karşı tarafındaki boş koltuğa geçtim. Nur bana baktı. Gözlerini kıstı. “Takip meselesi artık hukuki boyuta yaklaşıyor.” “Puanım?” “Bir buçuk.” “Çok hızlı düşüyor.” “Piyasa şartları.” Gülümsedim. O da hafifçe güldü. Fakat bu kez kahkahası çıkmadı. Bir süre yan yana oturduk. “İyi misin?” diye sormadım. Bu soruyu sevmem. İnsan kötü olduğunda çoğunlukla “iyiyim” der. Sonra iki kişi de yalan olduğunu bildikleri bir konuşmaya devam eder. Onun yerine: “Eve mi gidiyorsun?” dedim. Yüzü değişmedi. Ama gözlerinde yine o perde indi. “Evet.” Bir saniye sonra düzeltti. “Ailemin yanına.” Sonra tekrar: “Eve yani.” Üç ayrı cümle kurmuştu. Üçü de aynı yeri tarif ediyordu. Ama hiçbirinin anlamı aynı değildi. “Gitmek istemiyorsun.” Başını çevirdi. Bakışı sertleşti. “İnsanların yüzünü okumayı bırakmalısın.” “Okumuyorum.” “Ne yapıyorsun?” “Alt yazıları görüyorum.” Dudaklarının kenarı kıpırdadı. Gülmemeye çalıştı. Sonunda başını cama çevirdi. “Sinir bozucusun.” “Bu puanı etkiliyor mu?” “Kesinlikle.” Bir süre sustuk. Otobüs gecenin içine doğru ilerliyordu. Farların aydınlattığı asfalt dışında dünya yok olmuştu. Nur sessizce: “Gitmek zorundayım,” dedi. Bu kez sesi küçüktü. “Niye?” Omuzlarını kaldırdı. “Aile.” Bir süre düşündü. Sonra acı bir gülümseme geldi. “Garip bir kelime değil mi?” “Nesi?” “Herkeste aynı şeyi ifade etmiyor.” Cevap vermedim. Devam etmesini bekledim. “Bazı insanlar aile deyince güven düşünüyor.” Camdaki yansımasına baktı. “Bazıları görev.” Sonra sustu. “Sen?” diye sordum. Dudağını ısırdı. “Ben galiba... yoruluyorum.” Bunu söylerken ilk kez üzerinde hiçbir rol yoktu. Tek kelime. Ama bütün neşesinden daha gerçekti. “Ne zamandır?” Güldü. Ama üzgün bir gülüştü. “Çocukluktan sayılıyor mu?” İçimde bir şey ağırlaştı. Cevap vermedim. Bazen insanın karşısındaki kişiyi anladığını göstermek için güzel cümlelere ihtiyacı olmaz. Hatta bazen güzel cümleler her şeyi bozar. Nur ellerine baktı. “Ben hep bir şeyi çözmeye çalışıyorum.” “Ne gibi?” “Her şeyi.” Gülümsedi. “Para. İş. Ev. İnsanlar. Aile. İlişkiler. Kendim.” Başını salladı. “Bazen kendim hariç hepsini çözüyorum.” “Belki yanlış sıradasın.” Bana baktı. “Sen bunu meslek olarak mı yapıyorsun?” “Neyi?” “İnsanların can sıkıcı yerlerini bulmayı.” “Hayır.” “Yapmalısın. Yeteneğin var.” Bir süre sonra: “Ben çok yanlış yaptım,” dedi. Cümle havada kaldı. “Kim yapmadı?” “Hayır.” Başını salladı. “Öyle herkesin söylediği türden değil. Gerçekten.” “Yanlış yapmakla yanlış biri olmak aynı şey değil.” Nur bana döndü. Bu kez hızlı cevap vermedi. Gözleri yüzümde kaldı. Az önce sokakta bana bakarken taşıdığı rahatlık yoktu. Savunma da yoktu. Sadece çıplak bir sessizlik vardı. Sanki yıllardır kendi içinde kurduğu bir mahkemede ilk kez biri farklı bir karar vermişti. Dudakları hafifçe aralandı. Bir şey söyleyecek gibi oldu. Söylemedi. Camdan dışarı döndü. “Bu cümleyi çalabilirim,” dedi. “Yazarlık için mi?” “Belki kendim için.” Otobüsün ışıkları titredi. Bir kere. İki kere. Sonra tamamen söndü. Önden birkaç ses yükseldi. Muavin: “Bir şey yok arkadaşlar.” dedi. Otobüs yavaşlamaya başladı. Nur başını kaldırdı. “Burada neden duruyoruz?” Camdan dışarı baktım. Olması gereken manzara yoktu. Yol kenarında karanlık olması gerekiyordu. Ama sarı ışıklar görünüyordu. Sonra koku geldi. Önce kahve. Ardından eski kitap. Cilalı ahşap. Toz tutmuş tiyatro perdesi. Bir yerlerden çok hafif piyano kokusu geliyormuş gibi hissettim. Eğer piyanonun kokusu olsaydı, kesin böyle kokardı. Kalbim hızlandı. Nur bunu fark etti. “Sen biliyorsun.” “Ne?” “Ne olduğunu.” “Belki.” “Bir buçuk puandan sıfıra doğru gidiyorsun.” Otobüs tamamen durdu. Hoparlör cızırdadı. Sonra bir ses duyuldu. Şoför değildi. Muavin değildi. “Sonraki durak...” Bir sessizlik. “Hayat Ağacı Kütüphanesi.” Nur bana döndü. “Ne?” Kapılar açıldı. Dışarıda otogar yoktu. Peron yoktu. Gece bile yoktu. Uzun kitap rafları vardı. Rafların arasından sarı ışık sızıyordu. Akıl oyunlarının dizildiği uzun masa. İki kırmızı koltuk. Küçük sahne. Eski gitar. Ve sahnenin gerisinde piyano. Kapının üzerinde tanıdık tabela asılıydı: Hayat Ağacı Kitap Kafe Okumak serbest. Tartışmak serbest. Susmak serbest. Kaybolmak mecburi. Nur tabelayı okudu. Bir daha okudu. Sonra bana baktı. “Benim ineceğim yer burası değil.” “Biliyorum.” “Neredeyiz?” Cevap vermedim. “Sen burayı biliyorsun.” “Biraz.” “Ne kadar biraz?” “Bir müşterinin bileceği kadar.” Gözlerini kıstı. “Sen gerçekten tuhaf bir adamsın.” “Puan?” İlk kez gerçek bir gülümseme geldi. “İki.” “Yükseldi.” “Gizem prim yaptı.” Ayağa kalktı. Çantasını omzuna aldı. Bir an durdu. Otobüsün ön tarafına baktı. Diğer yolcuların hiçbiri şaşırmıyordu. Yaşlı kadın uyuyordu. Çocuk camdan kütüphaneye bakıyor ama sanki sıradan bir dinlenme tesisi görüyormuş gibi davranıyordu. Muavin telefonuna bakıyordu. Nur fısıldadı: “Bunu sadece biz mi görüyoruz?” “Bilmiyorum.” “Yine yalan.” “Bu sefer gerçekten bilmiyorum.” Kapıya doğru yürüdü. Tam inerken durdu. Bana baktı. O an gözlerinde sokaktaki neşe yoktu. Telefondaki hüzün de. Başka bir şey vardı. Merak. Korku. Ve çok derinlerde, kendisinin bile fark etmek istemediği küçücük bir umut. “Geliyor musun?” Ayağa kalktım. “Evet.” Otobüsten indi. Ayakkabısı ahşap zemine değdiği anda kütüphanenin içinden tek bir piyano notası yükseldi. Nur durdu. Bütün bedeniyle durdu. Başını yavaşça sahneye çevirdi. Gözleri piyanoyu buldu. Az önce otobüste gördüğüm bütün Nur’lar bir an için aynı yüzde birleşti. Sokak sanatçısı. Oyuncu. Yazar. Çocuk. Kadın. Yanlışlar yapan insan. Her şeyi tek başına halletmeye çalışan insan. Ve hâlâ şarkı söylemek isteyen o genç kız. Gözlerinde belli belirsiz bir parıltı oluştu. “Kim çaldı?” diye fısıldadı. Cevap vermedim. Çünkü piyanonun başında kimse yoktu. Nur bir adım attı. Sonra bir tane daha. Ben birkaç adım gerisinde kaldım. O an onu izlerken garip bir düşünce geçti içimden. Belki bazı insanları kurtarmak gerekmiyordu. Belki bu kelimenin kendisi bile yanlıştı. Nur kurtarılacak biri gibi görünmüyordu. Yolunu kaybetmiş biri de değildi. Daha çok çok uzun süredir tek başına yol bulmaya çalışan birine benziyordu. Ve insan bazen yolu bulamadığı için yorulmaz. Her kavşakta tek başına karar vermek zorunda kaldığı için yorulur. Nur rafların arasına yürüdü. Parmaklarını kitapların sırtlarında gezdirdi. Sonra sahneye baktı. Sonra piyanoya. Yüzündeki o küçük umut hâlâ oradaydı. Kapı arkamızdan kapandı. Dışarıdaki otobüsün motor sesi yavaşça uzaklaştı. Ben o anda anladım. Tren bazı insanları çağırıyordu. Otobüs başka türlü çalışıyordu. O, gitmek istemedikleri yerlere doğru yola çıkan insanları topluyordu. Ve bazen... Onları gitmeleri gereken yerde indiriyordu.
Beğen, Paylaş ve Yorum Yap
Diğer sosyal mecralarda da paylaşmayı sakın unutma :)
...

Bu Yazının Yorumları

Son Yorumlar

Cafer Muhammed KARAMAN- 1 ay önce

Çok güzel bir yazı olmuş. Son Mesaj

Neslihan- 1 ay önce

Çok içten bir yazı, yüreğinize sağlık. 👋🦋🌸 Son Mesaj

Murat karaduman- 2 ay önce

Teşekkürler düşünce sisteminiz farklı bakış açıları... İyi İnsanlar Neden Acı Çeker?
Daha Fazlasını Gör