- Yazar: Murat karaduman
- Kategori: Kitap, Edebiyat
- Bu yazı Okuryazar’a 1 saat önce eklendi ve şu anda 0 Yorum bulunmaktadır.
- Gösterim: 7
Gözlem perileri 3
Karin uzanmadı. Ne kendi geçmişini doldurduğu o bardağa ne de ters duran fotoğrafa dokunabildi. Elleri tezgâhın kenarına kenetlenmişti. Birine ilk defa zırhsız yakalanmış, ilk defa bir anısını kendi rızasıyla paylaşmak istemişti. Ancak olmamıştı. Ruhundan süzerek kadehe doldurduğu o sıvı, ahşap tezgâhın üzerinde dokunulmamış ve istenmemiş bir halde öylece duruyordu.
Yerimden hiç kıpırdamadım; seyirci kalma kuralımı bozmadım. Sadece gözlerimi Karin’in çökmüş omuzlarından zorla çekip, adamın az önce kaybolduğu kapıya diktim.
Kimdi bu adam?
Buraya gelen herkesin ağır bir yükü olurdu. İnsanlar o yükü gelir Karin’in tezgâhına bırakır, karşılığında bir kadeh geçmiş yudumlardı. Hepsi zayıftı. Hepimiz zayıftık. Ama o adam… O kesinlikle zayıf değildi.
Onun adımlarında herhangi bir kaçışın izi yoktu. Bardağa dokunuşunda zerre kadar tereddüt barınmıyordu. Karin’in gözlerinin içine bakarken sergilediği o sert duruş, basit bir zalimlikten beslenmiyordu. Bu çok daha tehlikeli bir şeydi: Saf bir kararlılıktı. Karin’in içindeki o sessiz heyelanı görmüş, hissetmiş ama o enkazın altında kalmayı bilinçli olarak reddetmişti. Kendi karanlığına öylesine sadıktı ki, bir başkasının acısına merhem olmayı ve o zehri yudumlamayı elinin tersiyle itmişti.
Bir insanı tanımak istiyorsanız ne içtiğine bakarsınız. Fakat bir insanın ne kadar tehlikeli olduğunu, ancak neyi içmeyi reddettiğinden anlayabilirsiniz.
Bu adam gelip geçici biri değildi. Yüzü silik, ceketi sıradan olabilirdi ama masaya bıraktığı o fotoğraf kesinlikle bir sonu temsil etmiyordu. O, son sözünü söyleyip sahneden çekilen bir adamın duruşu değildi. Aksine, ağır ve ölümcül bir oyunun henüz ilk hamlesiydi.
O fotoğraf orada öylece kalacaktı.
Karin’in o bardağı lavaboya dökmeye asla gücü yetmeyecekti.
Ve ben, o köşedeki masamda çatlak bir ayna gibi dururken gerçeği çok iyi biliyordum: O kapı bir gün mutlaka tekrar açılacaktı. O adam, aynı düzgün yürüyüşle, etrafına hiç bakmadan yeniden o tezgâha gelecekti. Ve o gün gelip çattığında, bu isimsiz barda artık hiçbir şey eskisi kadar sessiz olmayacaktı.
O gece ben de ilk defa barda fazla oyalanmadım.
Karin'in o yıkık sessizliğini mekânın dört duvarı arasına bırakıp kendimi dışarı attım. Şehrin gürültüsü, buz gibi bir tokat misali yüzüme çarptı. İçerideki o ağır, adeta dondurulmuş zamanın aksine, sokakta her şey fazla hızlı ve tahammül edilemez derecede gürültülüydü.
Adamı biraz ileride gördüm.
Kalabalığın içinde süzülen sessiz bir gölge gibi değil, kalabalığı ortadan ikiye yaran kör bir bıçak gibi yürüyordu. İnsanlara çarpıyor, onlara omuz atarak ilerliyordu. Ne özür diliyor ne de dönüp arkasına bakıyordu. Son derece pragmatikti; onun için sadece bir noktadan diğerine giden en kısa çizgi önemliydi. İnsanlar, yolunun üzerindeki etten engellerden ibaretti.
Şehrin o yalan neşesinden, yanından bağrışarak koşan çocuklardan nefret ettiği adımlarının giderek sertleşmesinden belli oluyordu. Çocukların o kontrolsüz, hesapsız enerjisi, kendi kurduğu mekanik ve hesaplı dünyaya açık bir tehditti.
Onu kalabalığın içinde takip ederken, adeta sosyolojik bir deneyi gözlemliyor gibiydim ve perdenin arkasındaki gerçeği görebiliyordum. Dışarıdan zeki, soğuk ve tamamen duygusuz görünüyordu. Oysa bu sadece kusursuz bir illüzyondu; ustalıkla inşa edilmiş devasa bir koruma kalkanı. İnsan doğasının zayıflıklarını çok iyi etüt etmiş olmalıydı. Bu yüzden insanları kendinden uzak tutmak, onları kendinden iğrendirmek ya da korkutmak için seçtiği en güvenli yol buydu: Tüm hisleri derine gömmek ve etrafına aşılmaz bir duvar örmek.
Fakat o duvarın arkasında, o sert kabuğun hemen altında bambaşka bir ruh yatıyordu.
Geniş bir meydanda durdu. Şehrin gürültüsünün tam merkezindeki ahşap bir banka oturdu. Yanından buz mavisi gözleri olan, bir kulağı kesik beyaz bir sokak kedisi yavaşça süzülüp geçti. Adeta taş kesilmişti; dönüp bakmadı bile.
Sokak lambasının soluk, sarı ışığı altında onu izlemeye devam ettim. Gidecek hiçbir yeri yok gibiydi. Ne kadar yetenekli, ne kadar tehlikeli bir adam olursa olsun; nereye yürüdüğünü ve aslında neyden kaçtığını o da bilmiyordu. Pusulası kırık bir gemi misali, insan selinin tam ortasında karaya oturmuştu.
Çünkü aklı oturduğu o bankta ya da bu gürültülü caddede değildi.
Aklı hâlâ geride bıraktığı o loş barın ahşap tezgâhının üzerindeydi. Dudaklarına götürmeyi reddettiği o kadehte...
Karin'in ona sunduğu o çırılçıplak anıdan, o yakıcı sıvıdan kaçmıştı. Kendi geçmişinden köşe bucak kaçarken, bir başkasının geçmişini yudumlamayı vicdanı reddetmişti. Ama işin asıl trajik yanı şuydu: O içkiyi fiziksel olarak içmemişti belki ama Karin'in gözlerindeki o ince kırılma, zihninde çoktan zehirli bir sarmaşık gibi kök salıp büyümeye başlamıştı. Barın kapısından çıkıp her şeyden kurtulduğunu sanmıştı oysa o anıyı kendi zihnine hapsederek sokağa taşımıştı.
Adamı o ahşap bankta, kendi elleriyle inşa ettiği görünmez hapishanesinin ortasında bir başına bıraktım. Rüzgâr giderek sertleşirken paltomun yakasını kaldırıp adımlarımı hızlandırdım ve o geniş meydandan uzaklaştım. Şehrin o bitmek bilmez uğultusu, tenha ara sokaklara daldıkça yerini karda ezilen adımlarımın ritmik hışırtısına bıraktı.
Kulaklığımı taktım. Cem Karaca'nın o derin, buram buram yaşanmışlık kokan sesi karlı gecenin ıssızlığına karıştı. Notalar adeta soğuk havada asılı kalıyor; şarkıdaki o ağır isyan hissi, az önce bankta geride bıraktığım adamın sessiz çığlıklarına eşlik ediyordu sanki.
Yürürken bir yandan da etrafımdaki uyuyan hayatı izliyordum. Park halindeki arabaların tekerleklerine sığınmış, birbirine sokularak soğuktan korunmaya çalışan sokak kedileri... Tıpkı adamın yanından umursamazca geçip giden o tek kulağı kesik, buz mavisi gözlü kedi gibi; hepsi bu acımasız düzende hayatta kalmak için kendince bir yol bulmuştu. Bu şehirde yaşayan herkesin bir savunma mekanizması vardı: Kimisi çaresizce arabaların altına saklanıyor, kimisi ise duygularını tamamen öldürüp kendini insanlardan yalıtıyordu.
Zihnim, adımlarımla aynı ritimde o ahşap kokulu barın içine doğru gidip geliyordu. Karin’in masaya koyduğu o sıvı... Neydi o anı? Karin o bardağı uzattığında adama aslında ne fısıldamak istemişti? Belki kendi geçmişindeki en büyük yüzleşmesini, belki de insan doğasının en saf, en savunmasız halinin şeffaf bir yansımasını. Adam o kadehi geri çevirirken sadece bir anıyı değil, o anının içinde barınan "yeniden hissetme" ihtimalini de bütünüyle reddetmişti.
Sokak lambalarının titreşen sarı ışıkları altında yürümeye devam ederken, adamın zulasında sakladığı o büyük sırrı düşündüm. Etrafına ördüğü o pragmatik, aşılmaz duvarların ardında ölesiye korumaya çalıştığı şey her neyse, ona çok değer veriyordu. İnsan doğasının zayıflıklarını böylesine iyi bilip onları bir silah gibi kullanması, geçmişte bizzat o zayıflıklar yüzünden aldığı ölümcül bir yaranın en net kanıtıydı. Bir insan, ancak ruhunu tamamen paramparça eden bir travma yaşadıktan sonra dünyayla olan bağını böylesine keskin bir bıçak darbesiyle koparıp atabilirdi.
Evimin bulunduğu sokağa saptığımda, tanıdık binaların koyu silüetleri belirdi. Gece, tüm yorgunluğu ve ağırlığıyla üzerime çökmüştü.
Anahtarı bulmak için elimi cebime attığımda, parmaklarım soğuk metale değil de geçmişin o görünmez, ağır tortusuna değmiş gibi irkildim. Kapının önünde, gecenin dondurucu ayazında öylece dikilirken o adamı, kalabalığı yaran o "kör bıçağı" düşündüm yeniden. Onu sosyolojik bir vaka, klinik bir deney gibi incelerken, aslında kendi içimdeki uçsuz bucaksız boşluktan, köreltmeye çalıştığım kendi duygularımdan kaçtığımı fark ettim. İnsanların bu vahşi toplum içinde hayatta kalabilmek adına kendilerine nasıl sahte yüzler, aşılmaz duvarlar inşa ettiğini dışarıdan gözlemlemek kolaydı. Asıl zor olan, benim bu gece o barın ağır atmosferine dayanamayıp aniden kaçışımın da tıpatıp aynı savunma mekanizmasının bir ürünü olduğunu kendime itiraf edebilmekti. Kendimi yalıtmak, yeniden hissetmenin getireceği o yıkıcı kaostan korunmanın benim için en bilindik yoluydu.
Nihayet parmaklarım buz gibi metali buldu. Anahtar yuvaya oturdu ve o tok, mekanik tıkırtı gecenin sessizliğini bıçak gibi kesti. Ağır ahşap kapıyı itip içeri adım attığımda, şehrin o yorucu, pragmatik ve yapay gürültüsü eşikte, karların üzerinde kalmıştı. Kapıyı ardımdan yavaşça kapattım; acımasız dünyayı, o karlı meydanda bankta oturan adamı ve Karin'in masadaki dokunulmamış anısını tamamen dışarıda kilitlemiştim.
Karanlık antrede bir an hareketsiz bekledim. Üzerimdeki palto sadece gecenin dondurucu soğuğunu değil, sokaktaki insanların o ağır, görünmez yükünü de taşıyordu sanki. Onu yavaşça omuzlarımdan sıyırdım. Kalın kumaşın hışırtısı, evin o derin sessizliğinde yankılandı. Paltoyu ahşap portmantoya asarken, omuzlarımdan koca bir zırhın, dış dünyaya karşı kuşandığım o görünmez kalkanın yere düştüğünü hissettim.
Evin içi loş ve fazlasıyla sessizdi. Bu sessizlik, sokaktaki o yıkıcı gürültünün aksine beni kendi gerçeğimle çırılçıplak baş başa bırakan, ağır ama çok tanıdık bir sessizlikti. İçeriye, salonun zayıf ışığına doğru yürüdüm. Burası benim tek sığınağımdı. Köşede, karanlığın içinde usulca bekleyen tuvalim, fırçadan dökülecek renkleriyle yarım kalmış bir düşünce gibi öylece duruyordu. Havada dünden kalan o hafif, genzi yakan tütsü kokusu asılıydı. Masanın üzerinde üst üste yığılmış sosyoloji kitapları, altı çizilmiş satırlar ve aceleyle karalanmış notlar... Hepsi, dışarıdaki o anlamsız kaosu ve insan doğasının karanlık dehlizlerini anlamlandırma çabamın masadaki fiziksel kanıtlarıydı.
Derin bir nefes aldım. Soğuktan uyuşmuş ellerimi birbirine sürterek salonun ortasında dikildim ve bu yalıtılmış kozanın içinde, zihnimde dönüp duran sorularla baş başa kaldım. Pencereme vuran cılız sokak lambasının ışığı, ahşap parkeye uzun ve çarpık gölgeler düşürüyordu.
Sonra... Karanlığın içinden usulca kopan bir adımla mutfağa doğru yöneldim. Ocağın başına geçip zihnimdeki o ağır uğultuyu bastıracak demli, sıcak bir şeyler hazırlamak için ocağa su koydum. Su yavaş yavaş kaynarken, pencerenin buğulu camından dışarıdaki zifiri karanlığa, o karlar altındaki dondurulmuş şehre dalgınca tekrar baktım.
Beğen, Paylaş ve Yorum Yap
Diğer sosyal mecralarda da paylaşmayı sakın unutma :)
...
Bu Yazının Yorumları
Son Eklenenler
Son Yorumlar
Zeliha- 31 dakika önce
Gürültülü panayırını bırakıp sakin bir ağaç gölgesi... Her Şeyin Anlık Olduğu Bir Yerd...
Mustafa Atagün- 3 hafta önce
Yapacak çok şey vardır. İnsanlık bunu gönlümüzün is... Yağma Düzeni
Emre Bağce- 1 ay önce
Teşekkür ederim abı. Var olun. Dilimiz döndüğünce,... Yağma Düzeni