Yalnızlık benim en vefalı yarim..
“İnsan bazen yalnız olduğunu, kalabalıklar dağıldığında değil; gidecek bir yerinin, kapısını çalacak birinin kalmadığını fark ettiği anda anlıyor.”
Gidecek Bir Yerim Yok
İnsan, hayatının bir döneminde mutlaka “Ben nereye giderim?” diye düşünür. Bazen bir evin kapısını, bazen bir dostun telefonunu, bazen de yalnızca “Gel.” diyecek bir sesi hatırlar. Çünkü insanın hayatta en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri, kendini ait hissedeceği bir yerin olduğunu bilmektir.
Ben bugün, biraz daha farklı bir şey fark ettim.
Gidecek hiçbir yerim yok.
Ne canım yandığında sığınabileceğim bir kapı, ne hiçbir şey anlatmadan yanına oturabileceğim bir dost, ne de “Ne olursa olsun, burası senin evin.” diyebilecek birinin varlığına güvenebiliyorum.
İnsan bunu fark edince, yalnızlığın aslında etrafında kimsenin olmaması demek olmadığını anlıyor.
Çünkü insanın çevresinde onlarca kişi olabilir. Ailesi olabilir, arkadaşları olabilir, kardeşleri, akrabaları, çocukları olabilir. Telefon rehberi yüzlerce isimle dolu olabilir. Ama insanın ruhunun yorulduğu o anda arayabileceği tek bir kişi bile yoksa, kalabalığın ne anlamı kalıyor?
Anne…
Bazen insanın en büyük sığınağıdır. Başını omzuna koyduğunda dünyanın bütün gürültüsünü susturabileceğini düşündüğün kişi. Ama hayat herkese aynı imkânları sunmuyor. Bazılarının annesi vardır ama anne sıcaklığına uzak büyür; bazılarının annesi vardır ama artık arayamaz; bazılarınınsa arayabileceği bir annesi olsa bile, derdini anlatacak kadar yakın değildir.
Baba…
“Ben buradayım.” cümlesinin insan üzerindeki ağırlığını belki de en iyi onun varlığı anlatır. Fakat bazı insanlar babalarının yanında bile kendilerini yalnız hisseder.
Kardeş…
Çocukluğunun şahidi. Aynı evin, aynı sofranın, aynı kavganın ve aynı kahkahanın insanı. Ama büyüdükçe yollar ayrılıyor. Aynı kandan gelmek, aynı yerde buluşmaya yetmiyor.
Dostlar…
Onlar da hayatın en güzel tesellilerinden biri. Fakat bazı dostluklar zamanla sessizce bitiyor. Kimse kavga etmiyor, kimse “artık arkadaş değiliz” demiyor. Sadece aramalar azalıyor, mesajlar seyrekleşiyor, sonra bir bakıyorsun ki anlatacak çok şeyin var ama anlatacak kimsen yok.
Evlat…
İnsanın “Benim bir parçam var.” diyebildiği en kıymetli bağlardan biri. Ama evlat büyüyor. Kendi dünyasını kuruyor. Senin elinden tutarak yürüdüğü yolların yerine kendi yollarını koyuyor. Ve sen, onun hayatında hep anne ya da baba olarak kalırken, onun hayatının merkezindeki yerin değişebileceğini öğreniyorsun.
Eş…
Yanında olması gereken insan.
Ama bazen aynı evin içinde iki yabancıya dönüşebiliyor insanlar. Yan yana uyuyup birbirinden kilometrelerce uzakta hissedebiliyor. İşte o zaman insan, kalabalığın ortasında yalnızlığın ne demek olduğunu daha iyi anlıyor.
Belki de insanın en büyük yanılgısı, hayatında insanların bulunmasını “yalnız olmamak” zannetmesi.
Oysa mesele kaç kişinin hayatımızda olduğu değil.
Kaç kişinin yanında kendimiz olabildiğimiz.
Kaç kişinin kapısını çaldığımızda “Neden geldin?” değil, “İyi ki geldin.” diyeceğini bilmek…
Kaç kişinin telefonunu gece yarısı arayabileceğimizi düşünmek…
Kaç kişinin yanında güçlü görünmek zorunda kalmadan ağlayabilmek…
Bazen insan bütün bunların hiçbirine sahip olmadığını fark ediyor.
Ve o an, “Benim kimsem yok.” cümlesi, olduğundan çok daha ağır geliyor.
Belki de bu yüzden insan bazen hiç tanımadığı, hiç dokunmadığı bir yere bile derdini anlatabiliyor. Bir ekrana birkaç cümle yazıp içini döküyor. Karşısında bir yüz olmadığını bile bile anlatıyor.
Benim de böyle zamanlarım oldu.
Kimseye anlatamadığım şeyleri kelimelere döktüğüm, bir ekrana yazıp karşılığında birkaç cümleyle teselli bulduğum zamanlar…
İnsanın bazen bir insana değil, sadece dinlenmeye ihtiyacı oluyor.
Yargılanmadan.
Azarlanmadan.
“Abartıyorsun.” denmeden.
Çözüm beklenmeden.
Sadece dinlenmek…
Belki de bugün fark ettiğim şey tam olarak yalnızlık değildi.
Belki sığınacak bir yer aradığımda, kendi içimden başka bir yer bulamamaktı.
Ve bu fark ediş biraz acıttı.
Çünkü insan kaç yaşında olursa olsun, dünyanın bir köşesinde kendisi için ayrılmış küçük bir yerin olduğuna inanmak istiyor.
Bir kapı…
Bir sandalye…
Bir telefon…
Bir ses…
“Gel.” diyecek biri…
Bugün düşündüm de, belki de hayatın bize öğrettiği en zor şeylerden biri şu:
Bazen gidecek bir yerimiz kalmıyor.
O zaman insan, kendine bir yer açmayı öğrenmek zorunda kalıyor.
Kendi yarasına kendi eliyle dokunmayı…
Kendi gözyaşını kendi eliyle silmeyi…
Ve en önemlisi, kimse gelmese bile kendisini terk etmemeyi.
Belki yalnızlığın en acı tarafı, yanında kimsenin olmaması değil.
İçinde anlatacak bu kadar çok şey varken, “Kime anlatacağım?” diye düşünmek.
Ben bugün tam da bunu düşündüm.
Ve ilk kez, “Gidecek hiç kimsem yok.” cümlesinin aslında yalnızca bir şikâyet olmadığını fark ettim.
Belki de bu, insanın kendisiyle tanışmaya başladığı en sessiz yerdir.
Beğen, Paylaş ve Yorum Yap
Diğer sosyal mecralarda da paylaşmayı sakın unutma :)
...
Bu Yazının Yorumları
Son Eklenenler
Son Yorumlar
Cafer Muhammed KARAMAN- 2 hafta önce
Çok güzel bir yazı olmuş. Son Mesaj
Neslihan- 2 hafta önce
Çok içten bir yazı, yüreğinize sağlık. 👋🦋🌸 Son Mesaj
Murat karaduman- 2 ay önce
Teşekkürler düşünce sisteminiz farklı bakış açıları... İyi İnsanlar Neden Acı Çeker?