- Yazar: Hasret AKSOY
- Kategori: Tarih, Kişisel Blog Yazısı
- Bu yazı Okuryazar’a 9 saat önce eklendi ve şu anda 0 Yorum bulunmaktadır.
- Gösterim: 44
Bu Cumhuriyet Bize Emanet
Bir ülkenin geçmişiyle bağı, bayram günlerinde hatırlanan birkaç isimden ve ezberlenmiş cümlelerden ibaret kalırsa o ülkenin çocukları neyi kutladığını da neyi koruması gerektiğini de yeterince anlayamaz. Cumhuriyet’i konuşurken bugün kendimize sormamız gereken soru budur: Biz hangi mücadelenin mirasçılarıyız ve bize bırakılan emanete nasıl sahip çıkıyoruz?
Bu topraklar kanla, emekle, imanla ve büyük fedakârlıklarla vatan olarak korundu. Cephede savaşan askerin cesareti, geride kalanların sabrı, milletin teşkilatlanma gücü ve bağımsız yaşama iradesi aynı mücadelede buluştu. Yokluğun içinde ekmeğini paylaşan, evladını cepheye gönderen, duasıyla direncini ayakta tutan insanların maneviyatını bu tarihten çıkarırsanız geriye eksik bir hikâye kalır.
23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi, Hacı Bayram-ı Veli Camii’nde kılınan cuma namazının ardından dualarla açıldı. Mustafa Kemal Paşa’nın öncülüğünde yürütülen bağımsızlık mücadelesinin bu sahnesi, millet iradesiyle manevi hayatın o gün aynı yürüyüşte buluştuğunu gösterir. Cumhuriyet’e uzanan yolu anlatırken bu hafızayı da çocuklarımıza aktarmak zorundayız.
O hafızanın içinde kadınlarımızın büyük fedakârlığı vardır. Şerife Bacı, 1921 kışında cephane taşırken çocuğunu ve taşıdığı mühimmatı koruma uğruna donarak hayatını kaybetti. Onun hikâyesinde annelik, sorumluluk ve vatan sevgisi birbirinden ayrılamaz. Bugün adını bir tören sırasında anıp ardından unutmak, bu fedakârlığı gelecek kuşaklara taşımaya yetmez.
Bu mücadelenin içindeki Müslüman kadınların inancını, duasını ve manevi dünyasını görünmez kılmaya kimsenin hakkı yoktur. Aynı şekilde onların hatırasını bugünün kadınlarını kıyafetleri üzerinden yargılamanın aracına dönüştürmek de o mirasa hizmet etmez. Analarımızın fedakârlığı, kadınların birbirine karşı kullanılmasından çok daha büyük bir anlam taşır: Esarete boyun eğmemek, yurduna sahip çıkmak ve evladına hür bir gelecek bırakmak.
Cumhuriyet’i kadının başını açmasına, belirli bir giyim tarzına veya Batılı bir hayat biçimine indirgemek, onun anlamını daraltır. Bir insanın çağdaşlığını kendi kültürüne ne kadar mesafe koyduğuyla ölçemeyiz. Bilimi öğrenmek, sanayiyi geliştirmek, dünyadaki ilerlemeleri takip etmek gerekir. Bunları yaparken dilimizden, tarihimizden ve manevi değerlerimizden utanmamız gerekmez.
Kutlamalara dair itirazım da burada başlıyor. Bir törenin değeri, çocukların zihninde ve vicdanında ne bıraktığıyla da ölçülmelidir. Çocuklarımız Şerife Bacı’nın neden o yola çıktığını, bağımsızlığın neye mal olduğunu, bu ülkenin hangi yoklukları aştığını öğrenebiliyor mu? Bayrağı ellerine verirken onun yüklediği sorumluluğu da anlatabiliyor muyuz?
Aynı sorumluluk, milli ve manevi değerleri dilinden düşürmeyenler için de geçerlidir. Maneviyat, davranışta karşılık bulmalıdır. Kul hakkından söz eden kişi kamu malına titizlik göstermeli; adaleti savunan kişi kendi yakınına ayrıcalık istememeli; millet sevgisini dile getiren kişi makamını şahsi kazanç kapısına çevirmemelidir. İnancın siyasetteki karşılığı yalnızca slogan olacaksa, orada ciddi bir samimiyet meselesi vardır.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 3 Mart 1924’te kurulmuş olması da Cumhuriyet tarihinin din hizmetlerini içeren bir kurumsal yönü olduğunu hatırlatır. Bu tarih, din ile Cumhuriyet arasında kaçınılmaz bir düşmanlık varmış gibi kurulan anlatıları sorgulamayı gerektirir. Camilerimizin siyasi tarafgirlikten korunmasını istemek de inanca duyulan saygının gereğidir. Aynı safta duran insanların oy tercihleri üzerinden ayrıştırıldığı bir din dili, kardeşlik duygusunu zedeler.
Cumhuriyet’e bağlılığımızın bir başka ölçüsü de üretime verdiğimiz değerdir. Daha Cumhuriyet ilan edilmeden, Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi’nin toplanması, kuruluş sürecinde ekonominin taşıdığı önemi gösterir. Bugün de bağımsızlığı konuşurken fabrikayı, tarlayı, emeği, teknolojiyi ve istihdamı konuşmak zorundayız.
Bu nedenle özelleştirmelerin hesabını sormak yurttaşın hakkıdır. Hangi kamu varlığı, hangi gerekçeyle, hangi bedelle devredildi? Üretime ve çalışanlara ne oldu? Elde edilen kaynak toplumun geleceğine nasıl katkı sağladı? Kamu yararı ortaya konulmadan yapılan her işlem sorgulanmalıdır. Milletin ortak serveti üzerinde karar verenler, millete açıkça hesap vermelidir.
Özgürlük konusunda da ölçümüz aynı açıklıkta olmalıdır. İnsanlar işini kaybetmekten, dışlanmaktan veya hedef gösterilmekten korkarak konuşuyorsa bunu önemsemek zorundayız. Kendi görüşümüze özgürlük isterken başkasının itirazına tahammül edemiyorsak Cumhuriyet’in ortak yurttaşlık vaadini zedeliyoruz. Hiçbir siyasi çevre, milletin tamamı adına düşünme ve konuşma hakkına sahip değildir.
Benim itirazım, Cumhuriyet’in de dinin de birer siyasi sahiplik iddiasına dönüştürülmesinedir. Cumhuriyet adına milletin inancını küçümseyen de maneviyat adına adaletsizliğe göz yuman da eleştiriden muaf değildir. Kimin hangi sıfatı taşıdığından önce, ne yaptığına bakmalıyız.
Bize bırakılan emaneti korumak; çocuklara tarihini öğretmek, işçiye hakkını vermek, üreticiyi ayakta tutmak, kamu malını gözetmek ve farklı düşünen insanın hukukunu savunmakla mümkündür. Maneviyatın toplumsal hayattaki karşılığı da dürüstlükte, merhamette ve adalette görünür.
Cumhuriyet’i kutlarken şehitlerimizi rahmetle, kurucu kadroları ve bu mücadeleye omuz verenleri minnetle anıyorum. Onlara karşı sorumluluğumuzun bugün de sürdüğüne inanıyorum.
Çünkü bir emanete sadakat, onu teslim alırken söylenen sözlerle değil, sonraki kuşağa hangi durumda bıraktığımızla anlaşılır.
Beğen, Paylaş ve Yorum Yap
Diğer sosyal mecralarda da paylaşmayı sakın unutma :)
...
Bu Yazının Yorumları
Son Eklenenler
Son Yorumlar
Neslihan- 2 hafta önce
"Kendime bir hayat kurmuştum. Sonra o hayatın içine... Hayat Ağacı Kütüphanesi
Murat karaduman- 2 hafta önce
Okuyan ve beğenen arkadaşlara teşekkür ederim. Eleş... Hayat Ağacı Kütüphanesi
Derya Varcin- 1 ay önce
Teşekkür ederim mutluluk hepimiz için olsun tüm güz... Gel Benimle