- Yazar: Murat karaduman
- Kategori: Kitap
- Bu yazı Okuryazar’a 1 saat önce eklendi ve şu anda 0 Yorum bulunmaktadır.
- Gösterim: 5
Hayat Ağacı Kütüphanesi
Bölüm 1
Buradayım
Bazı insanlar kaybolmaz.
Sadece kendilerini saklamayı öğrenir.
Ben de onlardan biriydim.
Dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerindeydi. Cümlelerim ölçülüydü. Sessizliğim kontrollü. İnsanların “sağlam” dediği o ince çizginin üzerinde yürüyordum.
Ne düşüyordum ne de gerçekten ilerliyordum.
Uzun süre bunun denge olduğunu düşündüm.
Değilmiş.
İnsanın en büyük dağınıklığı, bazen hiç dağılmıyormuş gibi görünmesidir.
Kendime bir hayat kurmuştum. Sonra o hayatın içine sığmaya çalışmıştım. Başlangıçta sorun yoktu. İnsan gençken seçtiği kabın sonsuza kadar kendisine yeteceğini sanıyor. Sonra büyüyor. Fikirleri değişiyor. İstekleri değişiyor. Korkuları bile başka biçimler alıyor.
Ama kap aynı kalıyor.
İşte o zaman iki seçeneğiniz oluyor:
Ya kabı değiştireceksiniz
ya da kendinizden parçalar koparıp içine sığmaya devam edeceksiniz.
Ben ikincisini yaptım.
Uzun süre.
Her seferinde kendimden küçük bir şey bıraktım. Bir istek. Bir itiraz. Bir merak. Bazen bir öfke. Bazen söylemek istediğim bir cümle.
İnsanın kendisinden vazgeçmesi büyük kararlarla olmuyor.
Küçük eksilmelerle oluyor.
Üstelik garip olan da şu :
Ben kendimden kopardıkça küçülmedim.
Çoğaldım.
Attığımı sandığım her parça başka bir yerde büyüdü. Susturduğum şeyler kaybolmadı. İçimde başka seslere dönüştü.
Bir süre sonra içimde iki kişi yaşıyordu.
Biri alışmış olan.
Bekleyen.
Katlanan.
Hayatı mantığıyla düzenlemeye çalışan.
Diğeri ise bir kapıyı tekmeyle açıp çıkmak isteyen.
Uzun süre hangisinin gerçekten ben olduğuna karar veremedim.
Belki de sorun buydu.
Çünkü insan kendi içindeki sesi susturmayı öğrendiğinde dışarıdaki hiçbir gürültü onu rahatsız etmiyordu.
Ta ki susturduğu ses konuşmanın başka bir yolunu bulana kadar.
───
Benim ki bir kitap buldu.
Kitabı ilk gördüğümde sıradan bir şey sandım.
Ne kapağı dikkat çekiciydi ne de adı akılda kalacak türdendi.
Bugün dönüp düşündüğümde, onu nerede gördüğümü bile tam olarak hatırlayamıyorum. Bir masanın üzerinde miydi, başka kitapların arasında mıydı, biri bırakıp gitmiş miydi?
Hatırladığım tek şey elimi uzattığım.
Ve dokunduğum anda hissettiğim o tuhaflık.
Sanki kitap bana ait değildi.
Ben kitaba aittim.
Saçma bir düşünceydi.
Elbette bunu o anda kendime söylemedim. İnsan aklından geçen en tuhaf şeyleri bile önce mantıklı bir yere koymaya çalışıyor.
Yorgunluk dedim.
Merak dedim.
Tesadüf dedim.
Sonra kitabı açtım.
İlk sayfada tek bir cümle vardı.
“Bu hikâyenin kahramanı, kaçmayı bırakmaya karar verdiği gün her şeyini kaybedecek.”
Okudum.
Bir daha okudum.
Sonra kitabı kapattım.
Bir süre hiçbir şey yapmadan oturdum.
İnsan bazen korktuğunu anlamak için birkaç saniyeye ihtiyaç duyuyor.
Ben o birkaç saniyede cümlenin neden beni rahatsız ettiğini anlamaya çalıştım.
“Kahraman” kelimesi değildi.
“Kaybetmek” de değildi.
Kaçmak.
Orada takılmıştım.
Kitabı tekrar açtım.
Cümle hâlâ aynıydı.
Elbette aynıydı.
Ama aptalca bir şekilde değişmiş olmasını beklediğimi hatırlıyorum.
Sayfanın altında başka hiçbir şey yoktu.
Sonraki sayfayı çevirdim.
“O, değişmek istemediğini sanıyordu.
Aslında korktuğu şey, değişirse kendini tanıyamayacak olmasıydı.”
Bu kez kitabı kapatmadım.
İçimde bir şey kıpırdadı.
Korku değildi.
Daha kötüsüydü.
Tanıdıklıktı.
İnsan hiç bilmediği bir şeyden korkabilir.
Ama kendisiyle ilgili uzun zamandır bildiği bir şeyi başkasının ağzından duyduğunda saklanacak yer bulamıyor.
Sayfayı çevirmedim.
Uzun süre aynı cümlede kaldım.
Sonra ilk kez bunu düşündüm:
Bu kitap bana bir şey yapmıyordu.
Bana zaten orada olan şeyi gösteriyordu.
Yine de bunun rahatlatıcı olduğunu söyleyemem.
Aynaya bakmakla, aynada gerçekten kendini görmek aynı şey değil.
O gün başka hiçbir şey olmadı.
Gökyüzü değişmedi.
İnsanlar yürümeye devam etti.
Telefonlar çaldı. Arabalar geçti. Birileri bir yerlere yetişti. Birileri bir şeyleri erteledi.
Hayat, benim küçük fark edişimden habersiz, kendi bildiği gibi akmaya devam etti.
Ama içimde bir şey yer değiştirmişti.
Gözle görülmeyecek kadar küçük.
Geri döndürülemeyecek kadar büyük.
───
Ertesi gün kitabı yeniden açtım.
Bu kez daha sakindim.
Belki de insan ikinci kez korktuğunda ona korku demiyor.
Alışmak diyor.
Sayfada şunlar yazıyordu:
“Azim bazen ilerlemek değildir.
Bazen yalnızca devam etmektir.
Ve o, bunun farkında bile değildi.”
İlk defa gülümsedim.
Bu cümle bana ait değildi.
Ama aynı zamanda benden başka kimseye ait olamazmış gibi geliyordu.
O günden sonra kitapla aramızda garip bir ilişki başladı.
Her gün birkaç sayfa.
Ne fazla.
Ne eksik.
Başlangıçta onu ben okuyordum.
En azından öyle sanıyordum.
Sonra aramızdaki ilişkinin o kadar basit olmadığını anlamaya başladım.
Ben kitabı okumuyordum.
Kitap beni tamamlıyordu.
Daha doğrusu, benden eksilen şeyleri bana geri gösteriyordu.
Uzun zamandır söylemediğim cümleleri.
Görmezden geldiğim korkuları.
Kendimden sakladığım küçük gerçekleri.
Hayatım değişmedi.
Sabahlar yine aynı saatte başladı. Aynı sokaklardan geçtim. Aynı insanlarla konuştum. Aynı sorumluluklar beni aynı yerlerde bekledi.
Ama ben aynı hayatın içinde biraz farklı yürümeye başladım.
Daha az acele ettim.
Daha az kaçtım.
Daha çok kaldım.
Çünkü ilk kez şunu anlamaya başlamıştım:
İnsan bir anda değişmiyor.
Bir sabah uyanıp başka biri olmuyor.
Belki değişim çok daha sessiz başlıyor.
Bir gün, artık aynı kalmamaya karar veriyorsunuz.
Kimse duymuyor.
Bazen siz bile.
───
Kitapla geçirdiğim günler çoğaldıkça içimde garip bir sakinlik oluştu.
Eskiden bilmediğim şeylerden korkardım.
Şimdi bilmeden ilerlemek hâlâ rahatsız ediciydi ama en azından yabancı değildi.
Kitap ise değişmeye başlamıştı.
Başlangıçta yalnızca beni anlatıyordu.
Sonra olacak şeylerden söz etmeye başladı.
Bir gün bir sayfayı açtım.
“Yakında bir şey olacak.
Bu sefer kaçmak isteyeceksin.
Ama kalırsan, ilk defa kendini kaybetmeyeceksin.”
Uzun süre baktım.
Bu cümle diğerlerine benzemiyordu.
Daha netti.
Daha yakın.
Sanki kitap ilk kez bana bakmak yerine önümdeki yola bakmıştı.
Garip olan, korkmamamdı.
Merak ettim.
Ne olacaktı?
Nerede olacaktı?
Kimle ilgiliydi?
Ve en önemlisi:
Kaçmak isteyeceğim ne olabilirdi?
Günler geçti.
Hiçbir şey olmadı.
Sonra daha fazla gün geçti.
Hâlâ hiçbir şey olmadı.
Bir süre sonra kitabın yanıldığını düşünmeye başladım.
Belki bütün o anlamları ben yüklüyordum.
Belki rastlantıları bir araya getiriyor, kendime bir hikâye anlatıyordum.
İnsan zihni bunu sever.
Dağınık noktaları birleştirip onlara şekil verir.
Gökyüzündeki birkaç yıldızdan avcı çıkarır.
Hayatındaki birkaç tesadüften kader.
Tam kitabın büyüsünün dağıldığını düşündüğüm sırada o his geldi.
Kaçma isteği.
Nedensiz değildi.
Ama nedeni önemli de değildi.
Bir anda her şeyi bırakıp gitmek istedim.
Bir açıklama yapmadan.
Bir şey düzeltmeden.
Kimseye nedenini anlatmadan.
Sadece uzaklaşmak.
Bu hissi tanıyordum.
Daha önce defalarca gelmişti.
Ben de defalarca peşinden gitmiştim.
O güne kadar kaçmayı bir karar sanıyordum.
Oysa çoğu zaman karar bile vermiyordum.
Sadece gidiyordum.
Ama o gün durdum.
Kitaptaki cümle aklıma geldi.
Ama kalırsan…
İlk defa kendimle kaldım.
Ne kaçtım.
Ne bastırdım.
Ne kendimi ikna etmeye çalıştım.
Sadece orada durdum.
Ve bekledim.
Sonra şaşırtıcı bir şey oldu.
Duygu geçti.
Ben geçmedim.
Uzun süre bunun ne anlama geldiğini düşündüm.
Sonra anladım.
Kitap bana geleceği göstermiyordu.
Bana kalmayı öğretiyordu.
───
Bundan sonra kitap yeniden değişti.
Artık bana “ne olacak” demiyordu.
Bana bildiğim şeyleri hatırlatıyordu.
Bir gün yalnızca şu yazıyordu:
“Zaten biliyordun.
Sadece kendine söylemiyordun.”
Cümlenin ağırlığı yoktu.
Ama kaçılacak bir tarafı da yoktu.
Kitap artık rehber değildi.
Daha çok sessiz bir aynaya benziyordu.
Sayfaları çevirdikçe şaşırmamaya başladım.
Çünkü orada yazan şeylerin hiçbiri gerçekten yeni değildi.
Yeni olan, onları inkâr etmiyor olmamdı.
Sonra bir gün kitabı elime aldım.
Açmadan önce bekledim.
Eskiden sabırsızlanırdım.
Ne yazacak?
Ne olacak?
Bana ne söyleyecek?
O gün acelem yoktu.
Parmaklarımı kapağının üzerinde gezdirdim.
İlk kez tuhaf bir his geldi:
Kitabı açarsam bir şey öğrenmeyecekmişim gibi.
Bir şeyi kabul edecekmişim gibi.
Açtım.
Sayfa boştu.
Kaşlarımı çattım.
Bir sonraki sayfayı çevirdim.
O da boştu.
Bir tane daha.
Boş.
İlk başta anlamadım.
Sonra içimde çok sakin bir cümle belirdi:
Yazmıyor.
Kitaba baktım.
Gerçekten yazmıyordu.
Bir süre bekledim.
Ne kızdım ne korktum.
Sadece sayfaya baktım.
Bir şeyin ortaya çıkmasını bekliyordum belki.
Bir harfin.
Bir işaretin.
Tek bir kelimenin.
Hiçbir şey olmadı.
Elimi sayfanın üzerine koydum.
Boşluk rahatsız edici değildi.
Aksine tanıdıktı.
Çünkü uzun zamandır içimde de böyle bir yer vardı.
Ne eksik.
Ne dolu.
Sadece henüz yazılmamış.
Sayfaya biraz daha yaklaştım.
Dikkatli bakarsam bir şey görecekmişim gibi.
Hiçbir şey yoktu.
Ama bu kez “hiçbir şey” bana boş gelmedi.
İçimde başka bir cümle oluştu.
Kitaptan değildi.
Bendendi.
Devamını bilmiyorsun.
Eskiden bu cümle beni korkuturdu.
Kontrol yok.
Plan yok.
Netlik yok.
Ama o gün korkmadım.
Çünkü ilk kez başka bir şey fark ettim:
Ben yıllarca ne olacağını bilmek istemiştim.
Ama ne hissettiğimi gerçekten dinlememiştim.
Kitabı kapatmadım.
Okumadım da.
Yanımda durdu.
Ve ilk kez onun sessizliğinden rahatsız olmadım.
Belki de bana yol göstermeyi bırakmıştı.
Belki ben yürüdükçe onun susması gerekiyordu.
───
Kitabı çantama koydum.
Eskiden olsa elimde taşırdım.
Her fırsatta çıkarır, birkaç satır okurdum.
Cümlelerin peşinden giderdim.
Şimdi yalnızca yanımdaydı.
Sokağa çıktım.
Hava ne sıcaktı ne soğuk.
İnsanlar kendi hızlarında akıyordu.
Yürürken bir şey fark ettim:
Acele etmiyordum.
Küçük bir şey gibi görünebilir.
Benim için değildi.
Ben yıllardır bir yerlere yetişiyordum.
Bir mesaja.
Bir konuşmaya.
Bir insana.
Bir duyguya.
Bazen henüz gerçekleşmemiş bir şeye bile geç kalıyormuşum gibi yaşıyordum.
O gün adımlarımın ilk kez yalnızca yürüdüğünü hissettim.
Bir yerde durdum.
Neden durduğumu bilmiyordum.
Ama devam etmedim.
Etrafı izledim.
Bir çocuk koşuyordu.
Bir adam telefonda tartışıyordu.
Bir kadın elindeki kahveyi dökmemeye çalışıyordu.
Bir köpek kaldırımın güneş gören tarafında uyuyordu.
Hayat olduğu gibiydi.
Ve ilk kez fark ettim:
Ben sürekli hayatın içine girmeye çalışıyordum.
Onu düzeltmek.
Yönetmek.
Yetişmek.
Anlamak.
Ama uzun zamandır yalnızca izlememiştim.
Elim çantama gitti.
Kitabı çıkarabilirdim.
Çıkarmadım.
Ne yazdığını bilmem gerekmiyordu.
Yakındaki bir banka oturdum.
Telefonum cebimdeydi.
Bildirimler vardı.
Cevap vermem gereken insanlar vardı.
Yapmam gereken şeyler vardı.
Hiçbirini yapmadım.
Bu bir kaçış değildi.
Aradaki farkı ilk kez hissedebiliyordum.
Bu bir seçimdi.
Başımı kaldırdım.
Gökyüzü sıradandı.
O gün bana yetti.
İçimde hâlâ boşluk vardı.
Ama artık onu doldurmak istemiyordum.
Belki de o boşluk bir eksiklik değildi.
Belki bendeki boş yerler, yeni bir şeyin girebilmesi için vardı.
Belki de o boşluk benim alanımdı.
Kitap çantamda sessizce duruyordu.
Ve ilk kez onun yazmaması beni korkutmadı.
Çünkü artık biliyordum:
O yazmasa da devam edebilirdim.
───
Akşam kitabı yeniden çıkardım.
Açmak için bir sebebim yoktu.
Ama bu kez açmamak için de yoktu.
Masaya koydum.
Kapağını kaldırdım.
Boş sayfalar hâlâ oradaydı.
Bir süre baktım.
Sonra kalemi elime aldım.
Ne yazacağımı bilmiyordum.
Belki de hayatım boyunca ilk kez bir şey yazmadan önce ne söylemem gerektiğini düşünmedim.
Kalemin ucunu kâğıda değdirdim.
Ve tek bir kelime yazdım.
Buradayım.
Başka hiçbir şey eklemedim.
Ertesi akşam kitabı yeniden açtığımda kelime aynı yerdeydi.
Buradayım.
Uzun süre baktım.
Garipti.
Sanki onu ben yazmamıştım.
Yazarken üzerinde düşünmemiştim.
Ama şimdi okurken başka türlü görünüyordu.
Kitaba değil, kendime dışarıdan bakıyormuşum gibi.
Ve ilk defa fark ettim:
Ben hep oradaydım.
Duygunun içinde.
Düşüncenin içinde.
Kararın içinde.
Korkunun içinde.
Kaçışın içinde.
Ama hiçbir zaman birkaç adım geri çekilip kendime bakmamıştım.
“Buradayım.”
İki hece.
Bir kelime.
Ama hiçbir şey olmaya çalışmıyordu.
Daha iyi değildi.
Daha güçlü değildi.
Daha doğru değildi.
Sadece vardı.
Ben ise kendimi hayatım boyunca bir şeyler üzerinden tanımlamıştım.
Ne yaptığım.
Ne başardığım.
Ne kaybettiğim.
Kimin yanında olduğum.
Kimden uzaklaştığım.
Ne hissettiğim.
Ne düşündüğüm.
Peki ya bunların hiçbiri değilsem?
Soru içimde küçük bir boşluk açtı.
Ama bu kez korkmadım.
Boşluğa baktım.
Sonra yeniden kelimeye.
Buradayım.
Artık bir cümle değildi.
Bir açıklama hiç değildi.
Bir duruştu.
Ve ilk kez kendime dışarıdan bakarken kendimden uzaklaşmadığımı fark ettim.
Eskiden kendime baktığımda ya eleştirirdim,
ya düzeltmeye çalışırdım,
ya da kaçardım.
Bu kez hiçbirini yapmadım.
Sadece gördüm.
Ve tuhaf biçimde bu yeterliydi.
Uzun süre kitabın başında kaldım.
Sonra sayfayı çevirdim.
Boştu.
Bir sonrakini çevirdim.
O da.
Tam kitabı kapatacakken arka sayfalardan birinin arasında ince bir şey olduğunu fark ettim.
Bir kâğıt parçası sandım.
Parmaklarımla tuttum ve çıkardım.
Küçük, eski bir karttı.
Üzerinde yalnızca bir ağaç çizimi vardı.
Kökleri, dallarından daha büyüktü.
Kartı çevirdim.
Arkasında bir adres yazıyordu.
Altında ise tek bir cümle:
Aradığınız kitap burada olmayabilir.
Ama aradığınız şey olabilir.
Adres tanıdık değildi.
Uzun süre karta baktım.
Sonra kitaba.
İlk düşüncem gitmemek oldu.
İkincisi de.
Üçüncüsünde gülümsedim.
Çünkü artık kendi sesimi biraz tanıyordum.
Korktuğumda önce mantıklı nedenler buluyordum.
Saçma bir karttı.
Tanımadığım bir adres.
Kim tarafından bırakıldığı belli olmayan bir davet.
Gitmem için hiçbir neden yoktu.
Belki de bu yüzden ertesi gün kendimi o adresi ararken buldum.
O zaman bilmiyordum.
Bir kitap beni bir kütüphaneye götürecekti.
Bir kütüphane beni yollara çıkaracaktı.
Ve o yolların her birinde, hayatımın başka bir parçasıyla karşılaşacaktım.
Bazılarını sevecektim.
Bazılarından kaçacaktım.
Bazılarında kendimi görecektim.
Bazılarında ise kendimi kaybettiğimi sanacaktım.
Ama bunların hiçbirini henüz bilmiyordum.
Bildiğim tek şey, cebimde üzerinde bir ağaç bulunan küçük bir kart olduğu ve uzun zamandır ilk kez nereye çıktığını bilmediğim bir yola kendi isteğimle adım attığımdı.
Belki değişim gerçekten kendini görmekle başlıyordu.
Ama insan kendini gördükten sonra aynı yerde kalamıyordu.
Beğen, Paylaş ve Yorum Yap
Diğer sosyal mecralarda da paylaşmayı sakın unutma :)
...
Bu Yazının Yorumları
Son Eklenenler
Son Yorumlar
Derya Varcin- 2 hafta önce
Teşekkür ederim mutluluk hepimiz için olsun tüm güz... Gel Benimle
erhan tığlı- 2 hafta önce
mutluluğunuz derya olsun, kötüyü çirkini boğsun Gel Benimle
Cafer Muhammed KARAMAN- 2 ay önce
Çok güzel bir yazı olmuş. Son Mesaj