- Yazar: Murat karaduman
- Kategori: Kitap, Edebiyat
- Bu yazı Okuryazar’a 3 saat önce eklendi ve şu anda 0 Yorum bulunmaktadır.
- Gösterim: 7
Çatışma perileri
Tren sahnesi
Bölüm 1: Rayların Arasında Açılan Sayfa
Trenin içinde garip bir sessizlik vardı.
Ama bu, insanların sustuğu türden bir sessizlik değildi. Daha çok herkesin içinde başka bir ses taşıdığı, fakat kimsenin o sesi dışarı bırakmaya cesaret edemediği türden bir sessizlikti. Tekerlekler raylara vurdukça, sanki bir cümle yarım kalıyor, sonra başka bir cümle başlıyordu.
Tak... tak... tak...
Her vuruş bir kelimeydi.
Her kelime başka bir yere açılıyordu.
Ben cam kenarında oturuyordum. Elimde kahvesi bitmiş karton bir bardak, dizlerimin üzerinde de kimsenin dikkatini çekmeyecek kadar sıradan görünen eski bir kitap vardı. Kitabın kapağı yıpranmıştı. Üzerinde isim yoktu. Sadece sol alt köşesinde ince, altın rengiyle işlenmiş küçük bir tren resmi vardı.
Bana ait olan her şey gibi, o da başkasına aitmiş gibi duruyordu.
Zaten bunu iyi yapardım.
Kendi yerimde yabancı gibi durmayı.
Kendi kurduğum dünyanın içinde müşteri gibi oturmayı.
Kimse bilmiyordu.
Kütüphane benimdi.
O kitap kafe, o ahşap raflar, duvarlara gizlenmiş küçük sahne, arka odadaki eski piyano, akıl oyunlarının dizildiği uzun masa, münazara köşesindeki iki kırmızı koltuk, tavana asılı eski tiyatro maskeleri, kitapların arasında kaybolan dar geçitler...
Hepsi benimdi.
Ama ben orada çoğu zaman bir müşteri gibi otururdum.
Bazen kapıdan içeri giren insanları izlerdim. Kimisi gerçekten kitap okumaya gelirdi. Kimisi kendinden saklanmaya. Kimisi yalnızlığını kahvenin buharına karıştırırdı. Kimisi akıllı görünmek için satranç tahtasının başına oturur, daha ilk hamlede hayatını ele verirdi.
Ve bazıları...
Bazıları daha kütüphaneye gelmeden trene binerdi.
Bu tren de onlardan biriydi.
Ya da belki biz trendeydik sanıyorduk.
Karşı koltukta pembe saçlı bir kız oturuyordu. Saçları öyle sıradan bir pembe değildi. Şeker gibi de değildi, oyuncak gibi de. Daha çok birinin gökyüzüne sinirlenip bulutlara boya fırlatması gibiydi. Üzerinde fazla canlı renkler vardı, ama gözleri o renklerden daha hareketliydi.
Bir eliyle camdaki buğuyu siliyor, diğer eliyle çantasından çıkardığı küçük bir zekâ küpünü çeviriyordu. Küpün renkleri birbirine karışmıştı ama o hiç bakmadan oynuyordu. Parmağı bir hamle yaptı, küpün bir yüzü tamamlandı. Sonra sıkılmış gibi tekrar bozdu.
Yanındaki yaşlı adam merakla baktı.
“Onu çözmüyor musun kızım?”
Kız başını kaldırmadan cevap verdi.
“Çözülmüş şeylerle aram yok amca. Onlar çok çabuk kendini beğeniyor.”
Yaşlı adam kaşlarını çattı.
Kız gülümsedi.
“Merak etme, insanlar da öyle. Azıcık anlaşılınca hemen derin olduklarını sanıyorlar.”
Birkaç kişi istemsizce ona baktı.
Ben de baktım.
O an fark ettim ki, bu kız susmayı bilmiyordu ama konuşmak için de konuşmuyordu. Lafları havaya atmıyor, bir yerlere saplıyordu. Gülüyordu ama gülüşünün arkasında küçük bıçaklar vardı. Saf gibi görünüyordu. Belki gerçekten saftı. Ama saf olan şey bazen aptal değil, kirlenmemiş bir zekânın ta kendisiydi.
Kız başını çevirdi, beni yakaladı.
“Sen de bakıyorsun.”
“Bakıyorum,” dedim.
“İnsanlar genelde bakınca inkâr eder.”
“Ben müşteriyim. Müşteriler bakar.”
“Trende müşteri mi olunur?”
“Bilet aldım.”
“Bilet alan herkes yolcu olmaz.”
İlk defa gülümsedim.
“Sen nesin?”
Kız zekâ küpünü havaya attı, tuttu.
“Ben Janti.”
“Bu bir isim mi?”
“Bazen. Bazen uyarı levhası. Bazen de baş belası. Ortama göre değişiyor.”
“Ben de...”
Tam ismimi söyleyecektim ki tren birden sarsıldı. Tekerleklerin sesi değişti. Takırtı bir süre uzadı, sonra rayların altından başka bir ses yükseldi.
Sayfa çevrilir gibi.
Herkes bir an durdu.
Trenin içindeki ışık titredi.
Koridorun sonunda oturan bir genç başını kaldırdı. Onu daha önce fark etmemiştim. Üzerinde koyu renk bir ceket vardı. Sırtında eski, yıpranmış bir çanta taşıyordu. Çanta boş gibi duruyordu ama omuzlarını aşağı çeken şey kumaş değildi. İnsan bazen yükünü eşyada taşımaz. Bazen sırtında görünmeyen bir mecburiyet olur. Onu taşıyan belli eder.
Genç, etrafına bakarken bir şey söylemeye çalıştı.
Dudakları kıpırdadı.
Ama ses çıkmadı.
Janti hemen ona döndü.
“Senin sesin mi yok, yoksa bu tren mi onu rehin aldı?”
Genç cevap vermedi.
Cebinden küçük bir defter çıkardı. Kalemi yoktu. Bir an panikledi. Sonra gözleriyle etrafı taradı.
Ben masanın üzerindeki kitabın arasından ince siyah bir kalem çıkardım ve ona uzattım.
Kalemi alırken göz göze geldik.
Gözlerinde zeka vardı. Hem de keskin bir zeka. Fakat zekâ bazen insanı kurtarmaz. Bazen insan en doğru kapıyı görür, gider yanlış kapının önünde bekler. Çünkü doğru kapıdan girerse geride bıraktıklarının hesabını vermesi gerekir.
Genç deftere bir şey yazdı, sonra çevirdi.
MORE.
Janti kelimeyi yüksek sesle okudu.
“More?”
Genç başını salladı.
“Adın More mi?”
Yine başını salladı.
“Konuşamıyor musun?”
Bu sefer cevap vermedi. Deftere tekrar yazdı.
Konuşmak bazen fazla gürültülü.
Janti’nin gözleri parladı.
“Bak işte bunu sevdim. Dilsiz ama laf sokabiliyor. Bu trenin seviyesi yükseldi.”
More hafifçe gülümsedi.
O gülümseme çok kısa sürdü. Sanki yüzü gülmeyi biliyor ama hayatı izin vermiyordu.
Tren bir tünele girdi.
Camlar karardı.
Dışarıdaki dünya bir anda yok oldu. İnsanlar kendi yansımalarıyla baş başa kaldı. Ben camda kendimi gördüm. Elimdeki isimsiz kitapla sıradan bir adam gibi duruyordum. Oysa o kitabın ilk sayfasında kütüphanenin planı vardı. İkinci sayfasında sahnenin arkasındaki gizli kapı. Üçüncü sayfasında yalnızca bir cümle:
Raylar bazen gitmez, çağırır.
Tünelin içinde trenin hoparlöründen bozuk bir anons duyuldu.
“Bir sonraki durak...”
Ses cızırdadı.
Kimse nefes almadı sanki.
“...Hayat Ağacı Kütüphanesi.”
Yaşlı adam yerinden doğruldu.
“Öyle bir durak yok.”
Bir kadın çantasına sarıldı.
“Bu tren nereye gidiyor?”
Janti kahkaha attı.
Ama kahkahası bu defa biraz daha kısaydı.
“Güzel. Sonunda sıkıcı olmaktan çıktı.”
More defterine hızlıca bir şey yazdı.
Sonra bana baktı.
Defteri çevirdi.
Sen şaşırmadın.
Janti de bana döndü.
Pembe saçlarının arasından gözleri iki küçük sahne ışığı gibi yanıyordu.
“Evet,” dedi. “Sen hiç şaşırmadın. Hatta biraz... bekliyordun.”
Ben kahve bardağını parmaklarımın arasında çevirdim.
Tren yavaşlamaya başladı.
Tekerleklerin sesi artık ray sesi değildi. Daha çok ahşap zeminde yürüyen insanların ayak seslerine benziyordu. Tünelin karanlığı inceldi. Camın dışında ışık belirdi. Ama bu gün ışığı değildi. Sarı, sıcak, raf aralarından sızan bir ışıktı.
Kitap kokusu geldi önce.
Sonra kahve.
Sonra eski perdelerin, cilalı masaların, satranç taşlarının, sahne tozunun ve yağmur yemiş paltoların kokusu.
Tren durdu.
Kapılar açıldı.
Ama dışarıda peron yoktu.
Bir kütüphanenin içi vardı.
Uzun raflar iki yana açılmış, aralarında dar bir yol bırakmıştı. Yolun sonunda küçük bir sahne görünüyordu. Sahnenin üzerinde iki sandalye, bir mikrofon, eski bir gitar ve yarım kalmış bir tirat gibi duran kırmızı bir perde vardı.
Sol tarafta akıl oyunları masası vardı. Satranç taşları kendi kendine dizilmişti. Sağda münazara köşesi. İki kırmızı koltuk birbirine bakıyordu. Sanki yıllardır kavga etmek için birilerini bekliyorlardı.
Kapının üstündeki tabelada şu yazıyordu:
Hayat Ağacı Kitap Kafe
Okumak serbest. Tartışmak serbest. Susmak serbest. Kaybolmak mecburi.
Janti ayağa kalktı.
“Ben burayı sevdim.”
More çantasını omzuna aldı ama adım atmadan önce bana baktı.
Bu kez deftere yazmadı.
Sadece baktı.
Bazen konuşamayan insanlar, en çok soruyu sorar.
Ben de ayağa kalktım. Elimdeki kitabı kapattım. Kapak kapanınca trenin ışıkları birer birer söndü.
Janti bunu fark etti.
“Sen kimsin gerçekten?”
Bir an cevap vermedim.
Çünkü bazı gerçekler ilk sahnede söylenmez.
Sadece kokusu bırakılır.
Rafların arasından içeri doğru yürüdüm. Tezgâhın arkasında çalışan çocuk bana her zamanki gibi başıyla selam verdi ama adımı söylemedi. Bunu özellikle tembihlemiştim.
Burada kimse benim kim olduğumu bilmeyecekti.
En azından şimdilik.
Arkamdan Janti’nin sesi geldi.
“Hey müşteri bey!”
Döndüm.
“Evet?”
“Burada kahve güzel mi?”
“Fena değil,” dedim.
“Peki oyunlar?”
“Kazanana göre değişir.”
“Kitaplar?”
“Bazıları insanı okur.”
Janti bir an sustu.
Bu onun için nadir bir şeydi.
Sonra gülümsedi.
“Tamam. Ben burada kalıyorum.”
More kapıdan içeri girdi. Kütüphanenin eşiğinden geçerken çantasından küçük bir metal parça düştü. Kimse fark etmedi.
Ben ettim.
Eğilip aldım.
Bu bir anahtar değildi.
Ama bir şeyi açmak için yapılmıştı.
Üzerinde çok küçük harflerle şu yazıyordu:
Vagon 7.
Oysa trende altı vagon vardı.
Ben metal parçayı cebime koydum.
Kütüphanenin kapısı kendi kendine kapandı.
Dışarıda tren sesi uzaklaştı.
İçeride biri piyano tuşuna dokundu.
Tek bir nota yayıldı.
Ve o nota, daha başlamamış bir hikâyenin kalbine düştü.
Beğen, Paylaş ve Yorum Yap
Diğer sosyal mecralarda da paylaşmayı sakın unutma :)
...
Bu Yazının Yorumları
Son Eklenenler
Son Yorumlar
Derya Varcin- 3 gün önce
Emeğinize sağlık mükemmel bir deneme yazısı olmuş.D... Sınıfın Sessizliği
Rabia Darama- 1 hafta önce
Kalemine sağlık. bayıldım! İyi İnsanlar Neden Acı Çeker?
Mesut Koç- 3 hafta önce
Eğitim, deneyim, liyakat gideli çok oldu. Dönmeleri... 21 Mayıs 2026